| |
|
|
| Yazan |
muhip süeltürk |
| Tarih |
18.11.2008 12:58:47 |
| Başlık |
Alıç Ağacı |
|
Dergi Editörlüğüne
Yayımlanması dileğiyle,sevgiyle kalın...ALIÇ AĞACI
Tozlu yollardan uzun uzadıya geçtik. Patika yollara vurduk kendimizi. Selim, Coşkun Ahmet, Bünyamin, İlhan ve Necdet; dağların yalnız kaldığı oyun eşkıyalığımızı geri getirmişti. Hürdük. Uzakta çok uzaklarda küme, küme köyler toprağa yarım gömülü bize bakıyordu. Güzün bu ilk penceresi bizi sarıp sarmalamıştı. Her birimiz bir tepe de kendimizle buluştuk. Ben yine, Köroğlu idim.
Selim filozof, Coşkun gazeteci, Ahmet karşıcı, Bünyamin yüzbaşı oldular. Bizim dışımızdaki her şey savaştığımız kötülüklerdi. Oyuncağımızın dağlar olduğunu belki anlamıyorduk ama bizi yasaklardan koruyan dağların büyüsü büyüklerimizin sorgularından yılgınlığımızı alıp gotürmüştü. Coşkun aksayarak bir kayanın dibinde eminim elindeki çakıyla bir şeyler yazıp yontuyordu. Cebindeki keskiyi çıkardığını gördüm. Selim, uçurumun kenarına çıkmış yine uzaklardaydı. Ahmet başka yerlere gitmemiz için bağırıp duruyordu. Bünyamin başındaki şapkanın siperliğini gözlerinin önüne indirmiş her birimizi gözetliyor, kendine yüksekçe bir yer arayıp duruyordu. Ben uzaktaki alıç ağacını görünce, cebimdeki ipi çıkarıp, alıca doğru koştum. Gövdesindeki oylumlar, güneş ve grinin oluşturduğu lekeler, kabuğundaki direnme gücü, sağlam bir duruş, rüzgarla yıkanmış, yağmurla durulanmış bir giysi giyen alıç ağacı tüm iklimler bende kazılı dercesine bana bakıyordu. Kısa boyu birden büyümüş, ululaşmıştı. Güzün bütün renkleri meyvelerine durmuş yer, yer koyu yeşillerle son demini almaya çalışan bu eski ağaç yeni meyveleriyle elimdeki ipe dizilmeyi bekliyordu. Yalnızlık büyütmüş yemişlerini bir, bir topluyor, alçak dalları bırakıp yukarılara tırmanıyordum. Geçit vermeyen sert dallarını çocuk kırılganlığı ile geçip, yeni kümelere yöneldim. Daha irilerini ipime dizmek pahasına kendimi zorluyordum. Kollarımdaki dal çizikleri, gömleğimdeki yırtılmalar umurumda değildi. Alıçtaki turuncu ve sarı, güneş kadar gülümsüyordu tenimde. Üstüm, başım güzün her rengine boyanmıştı sanki. Dallarda ki gri tonlar koyu yuvarlak gölgelerle, küçük yapraklarının tozlu rengiyle bir olup beni daha yükseklere çekiyordu. Arada bir beğendiklerimi yiyor, mayhoş lezzetini damaklarımda tutup sulandıra, ballandıra çiğniyor, küçük çekirdeklerini ağzımın biryanında topluyor, gürültüyle nefesim, dilim ve dudaklarımın ikisiyle dallar arasından yere doğru tükürüyordum. Dağlardaki meyve yüklü bu ortaklık, özgürlüğün bu tadı, bende çokluk yaratıyor eşkıya soluklu türküleri bana çağırıp, alıç ağacının sağlam duruşunu, yaşlılığını bana giydiriyor olgun meyvelerinin tadında yeni başlangıçlar yapmamı sağlıyordu. Yoksa bağımız, bahçemiz meyve yüklüydü. Sokağımız oyunlarla dolu idi. Ne işim vardı bu dağlarda, alıç ağacının tepesinde. Arkadaşlarım kim
bilir hangi tepede, hangi eşkıyalıkta acaba? Dağlardaki çok olma duygusu biz çocukların keşiflere çıkmak için oynadığımız başka bir oyun tadımıydı? Doğanın bu sokağı, okul sokağıyla ne kadar yakındı. Komşumuz Ayşe, Fatma Hanımların bize söylediklerinden, yakınmalarından bir başka yere mi taşınmıştık bu tepelerde? Toprak, güneş, börtü böcek, tüm bitkiler başka alışkanlıkların buralarda bırakıldığı, İçimizdeki soygunların, yangınların, direnmelerin mekan tuttuğu yer miydi bu sokak. İçimizdeki kaçakların toplandığı bu güz mevsiminde meyvelerin topladığı güneş ve rüzgar kokularının, aynı işi yapmanın, bitki iyiliğindeki bu ortaklıktan ayrılmanın cezası herhalde düze inmektir, bu eşkıya yüzyılda diye bugün hala düşünürüm.
Alıç ağacından indim. Yukarıda bıraktıklarıma bir daha baktım. Ceplerim, koynum hep alıç dolmuştu. İpime dizdiğim en tepedeki alıçlar boynumda güneş gibi asılı. Selim’e baktım. İlerideki tepenin ucundan o da yeni keşiflerle iniyor muydu acaba diye düşündüm. Coşkun, kayaya kazıdığı yazıyı bitirmiş, Bünyamin hala kımıldamadan nöbette, Ahmet’se kayıplarda idi.
Başka güzler geçti aradan. Büyüdük İçimizdeki yalnızlık dokulu buluşmaları yaşamak olası olmadı. Okullar kuşandık, akademilerle ölçüştük. Hiç birinden turuncu bir gömlek, gri bir kuşanma giyinemedik Ben şehrin göbeğinde kalıp Kör oğlunu yaşayamadım. Selim filozof olamadı. Coşkun sadece gazete okuru oldu. Ahmet karşıcılığını hiç bir takımı tutmamakla ödedi. Bünyamin askerliğini namzet er olarak yaptı. Coşkun kütüphane memuru olarak zaman yontucusu oldu. Selim uzaklara gidemedi. Bir defasında Almanya’ya gidip döndü sınır dışı edildi. Akademilerde okul sokaklarını o gezgin kitaplarını hiçbiri yaşamadılar. Yalnız kaldığımız zamanlar kentler bize mekan olmadı, hep dar alanlarda sıkıştık kaldık. Oysa bu şehrin çocukları hangi grilerle arkadaşlık eder hangi parkta yalnız kalabilir, hangi atölyede, derste güneşi boynuna takar, bilmiyorum. Aynı iklimler, aynı buluşmalar, eşkıya soluklu kayalar ve alıç ağaçları varsa bir yerlerde güneşin eskisi kadar renklerini onlara verdiğini de zannetmiyorum.
Gri çocuk
Klavyedeki parmaklarına
Turuncu lekeler dokundu
Tuşlarda keşifler yoktu
Alıç ipleri
İdamlık bir yüzyılda asılı kaldı
Güneş ıslaktı….
MUHİP SÜELTÜRK
ANI YAŞA BİN YIL OLSUN
ÇOK YAŞA
BİTKİ İYİLİĞİNDE OLSUN……….
|
| |
| Yazan |
Eyup Kemal Surgıt |
| Tarih |
01.11.2008 12:21:34 |
| Başlık |
Derginiz hakkında |
|
Bilmiyordum böyle güzel bir dergi çıktığını.sanırım bundan böyle sürekli takip etmeye çalışacağım.Edebiyatın en soylu yazını olan şiirin,büyük kentlerin egemenliğinden kurtulup bir parçada olsa yayınlamış olduğunuz dergi yada dergilerle özgürlüğüne kavuşup soluk alacağını düşünüyorum.Tüm emeği geçenlere teşekkürler. |
| |
| Yazan |
ümit erdinler |
| Tarih |
27.10.2008 15:57:13 |
| Başlık |
şöyle bir geçiyordum:) |
|
Ereğliliyim,internette şiir derilerine bakarken karabük..eski bir dost gibi geldi..
Bir şiirde ben yazayım dedim.
Kolay gelsin sizlere
Öl Demiyorum
Al,
Al ve git.
Al ve git sana ait her şeyi.
Sesini,soluğunu,
Sevgini,umudunu.
Topla,
Topla ve git,
Doldur bir bavula kapkara.
Kalmasın sana dair bir isim bile.
Git,
Kalma gözlerimde.
Kara bir tren alsın,gitsin seni.
Kalayım karanlıklar içinde,bitkin.
Ne veda edişini duyayım,
ne sesini.
Ne de bir mendil salla giderken.
En güzel duyguları yaşa,
sıcak bir tende.
Öl demiyorum ama,
Ne olur
Yaşama bende.
Ümit Erdinler
|
| |
| Yazan |
efe güzelgöz |
| Tarih |
02.09.2008 16:22:43 |
| Başlık |
ilhan ağabey |
|
sevgili İlhan ağabeyin aramızdan ayrılışının daha ertesindeyiz acısı, hüznü yakıyor yüreğimizi andığımız her yerde...Sadece şiir dostluğu değil bizi birbirimize bağlayan...insan olarak,yaşadığımız anların benzerliği,paylaştığımız dünya görüşü ve umuduydu içimizden özlemleri, kederleri ,acıları pay ederek yüklenmemizdi aslında...SIRILSIKLAM adlı son şiir kitabıbda şu şiir çok dikkatimi çekti "Gemi Gibiyim"...sığınacak liman arayan bir gemi,hopa'da bulacakmış meğer limanını,öylede oldu...yaşarken birbirimizin yükünü,acısını ,kederini paylaşıp da ortak olsak kötü mü olur ? İyice insanlar koptu birbirinden düzensiz düzenin emrine verildi o güzelim değerler,savunulacak düşler,düşünceler...Silkinip atmamız gerekiyor üstümüzden bunu bir an önce...
hadi elinde iki bilet
düş yollara yollara
çeksin seni de
babaocağının kokusu
çocukluğunun özlem yüklü
hayu huyu içinde
bedenini at serin
kayınlar çamlar altına
unutma ha
çoşkun dalgalara karşı
horon tepmeyi de
geleceğiz yanına şiir tadında
bir ateşle
yakacağız hoş sohbetini dostluğun
unutursak unuturma bize
düşlerimiz emrinde olsun
güzelliğin senin yanında...
|
| |
| Yazan |
muhip süeltürk |
| Tarih |
31.08.2008 20:50:18 |
| Başlık |
senaryo |
|
BEYAZ GÖMLEĞİNDE BEYAZ ÇİZGİLERİ OLAN ADAM (Beyaz Zamanlar) olarak senaro edilmiştir |
| |
|
|
|